Müzik

SORU VE CEVAPLARLA KLASİK MÜZİK TARİHİ

2/3/2009 ·

ORTAÇAĞ (Rönesas’a kadar olan kapsam)

 

 

S. 1) Uluslar arası müzik nedir? Başlıca dönemlerini belirtiniz.

 

Avrupa’da başlayıp gelişme, ulusallaşma durumundaki ya da ulusallaşıp gelişen ülkelerde yaratım, eğitim ve icrası yapılan bir müzik türüdür.

 

Dönemleri;

Antik Dönem (M.Ö.850-M.S.300)

Erken Ortaçağ (M.S. 200-M.S. 1000)

Romanesk Dönem ( 1000-1150)

Gotik Dönem (1150-1460)

Rönesans (1460-1600)

Barok (1600-1750)

Klasik Dönem (1750-1791)

Romantik Dönem (1791-1911)

Ulusalcılık (1836-1922)

İzlenimcilik (1894-1937)

Yeni Müzik (1907-2004)

 

S.2) Romanesk-Gotik-Rönesans ve Barok kelimelerinin anlamı nedir?

 

Romanesk (Fransızca) : Roma’ya özgü demektir. Düşsel, duygusal nitelikli yapıt.

Gotik : Baklava dilimi şeklinde olan bir yazı stili.

Rönesans (Fransızca) : Yeniden doğuş.

Barok : Çarpık inci (Portekizce’de)

 

S.3) Erken Ortaçağ’da müzik ilk nasıl başlar?

 

İlk Hristiyan müziği ile başlar. Müzik, ilk Hristiyanlar tarafından etkili ve dokunaklı bir öğe olarak görülüyordu. Duaların etkisini güçlendirmek için Antik döneme göre sınırlı bir müzikal yaklaşım vardı.

 

S.4) Batıda Hristiyan müziğine düzen getirmeyi amaçlayan ilk kişi kimdir?

 

Milano Piskoposu ermiş Saint Ambroise’dir (M.S. 340-397). Doğu kiliselerinde olduğu gibi kendi kilisesinin de müzikli ayinlerini belirlemiştir.

 

S.5) Otantik ve Plagal modlar nelerdir? Kimler tarafından oluşturuldu?

 

Otantik Modlar : Dorian, Frigian, Eolian ve Miksolydian

Ermiş Saint Abroise tarafından oluşturuldu.

Plagal Modlar: Hypodorian, Hypofrigian, Hypolydian, Hypomiksolydian

Papa Gregorius tarafından oluşturuldu. Bitiş sesi IV. Derecedir, zamanla I. Derece oldular ve sonra da majör ve minör kalıplara dönüştüler.

 

 

 

S 6. ) Antik Dönem çalgıları nelerdir?

 

Phorminx, Beşik-Çitara, Lir, Arp, Barbiton, Salpinx…

 

S.7) Erken Ortaçağ müziğinin genel özellikleri nelerdir?

 

Eski Yunan ve Bizans modlarına öykünerek kurulan, tek sesli kilise müziğinde oluşan, sade ve durağan bir müziktir.

 

S.8) Erken Ortaçağ’ın müzikal özellikleri nelerdir?

 

Düz şarkı

Monofonik (tek sesli)

Modal

Eşliksiz

Ölçüsüz

Serbest ritim kullanılmıştır

Latince sözlere dayanır

Özel neumatic notasyonu vardır

Din dışı şarkıya rastlanmaz.

 

S.9) Ortaçağ müzik çeşitleri nelerdir?

 

Köy Müziği : Avrupa’da eski dönem geleneklerinin kalıntıları olan karnaval, ilkbahar, hasat, aşk ve düğün müzikleri vardı. Bunların bir kısmı zamanla kilise tarafından benimsendi.

Saray Müziği: Bu müzikte ses, çalgı ve beste ustalığı vardı. Aşk, doğa, kahramanlık gibi din dışı konular işleniyordu. Bu müziği yapanlar, saraya bağlı ozan sanatçılardı. (Trabadour, Trowere gibi) Çoğunlukla lirik şiirle müzik okuyorlardı.

Kent Müziği: Ticaret merkezi olan kentler, türlü müziklerin bir arada olduğu ve birbirini etkilediği ve geliştirdiği mekanlardı. 14. yy dan sonra bağımsız orta sınıf sanatçıları ortaya çıkmaya başladı. Kilise ile halk müziği kilise kuramı ile birleştiler. Keşiflerle güçlenen ticaret Fransız, İngiliz, Alman ve İtalyan müzikleri ile doğunun müziklerini birbirine taşımışlardır.

Kilise Müziği: Dinsel ayinlerin söz ve törenlerine bağlıdır. Katolik din şarkıları, İbrani, Yunan ve Suryani şarkılarından oluştu. Kilisenin müziğe en önemli katkısı 11.12. yy da olmuştur. Her ayin için farklı bir mod kullanılmıştır.

 

S. 10) Missa nedir?

 

Dinsel müziğin en önemli formlarından biri ve Ortaçağ’ın en önemli müzik formudur. 5 Temel bölümü vardır. Bu bölümler dinsel sözlerin ilk kelimeleri ile adlandırılır. Kyrie, Gloria, Croda, Sanctus ve Agnus.

 

S.11)  Romanesk dönemin önemi nedir?

 

Avrupa’da 9. yy dan 13. yy a kadar olan dönemde çok sesli müziğin temelleri atılmıştır. Eski modların yerini bunlardan türeyen majör-minör modlar almıştır. Çok sesliliğe geçiş başlamıştır. Müzik yazısının gelişimi başlamıştır. Seslerin yazıya geçirilmesi ve kalıcılığının sağlanması süreci başlamıştır.

 

 

S. 12) Organum nedir?

 

Polifoninin (çok sesli) ilk dönemlerdeki adıdır. Organum, birbirinden bağımsız birden fazla melodinin beraber duyulması 9. yy da şarkının 4’lü, 5’li aralıklarla iki parti halinde söylenmesi ile belirdi.

 

S.13) Polifoninin gelişmesindeki faktörler nelerdir?

 

Melodik Bağımsızlık: Melodinin farklı yöne hareketi

Ritmik Bağımsızlık:  Bir parti bir nota söylerken, diğerinin iki ve ya daha fazla söylemesi.

 

S.14) Romanesk dönemde (10.12.yy a kadar) din dışı müziği yaşatan şarkıcılar kimlerdir?

 

Şovalye saz şairleridir. ‘’Buluşçu’’ anlamında Trabadour gezgin şarkıcılar da denir.

 

S.15) Şovalye saz şairlerinin çeşitli ülkelerdeki adları nelerdir?

 

Orta Fransa’da : Trabadour

Kuzey Fransa’da : Trouwere

Almanya’da : Minnesinger

İtalya’da : Travatore

İngiltere’ de : Harper

İspanya’ da : Travador

 

Not: Fransa’da var olan ozanlara Bordea denir. Şarkıcılığı meslek edinmişlerdir. Profesyonel şarkıcı olarak İrlanda’ya, İskandinavya’ ya ve Galler’ e gittiler.

 

S.16 ) Gotik dönem ismini nereden almıştır?

 

Nota başlığı kimi köşeli (Romen), kimi yerde dört köşeli ve çapraz (baklava dilimi (gotik) )  olarak yazılıyordu. Bu dönem ismini gelişen müzik yazısından almıştır. Gotik dönem ortaçağ sanatına incelik getirmiştir.

 

S. 17) Ars Antiqua nedir?

 

Antik sanat demektir. Gotik dönem 12. 13. yy müziğine denir.

 

S. 18) Ars Antiqua (Antik Sanat) nın müzikal özellikleri nelerdir?

 

Tam bir ritmik bağımsızlık elde edildi.

Oktavlar, ünisonlar (sesteş) 5’ liler, konsonans (mükemmel uyumlular) olarak kabul edildi. 3’lüler ve 6’lılar daha sık kullanılmaya başlandı. 2’liler, 7’liler, 9’lular ve 4’lüler disonans (uyumsuz) aralıklar olarak kabul edildi.

Dönemin armonisi, keskin ve çarpıcı disonanslardan oluştu.

Üç zamanlı ölçüler çok kullanıldı.

2 sesli polifoni devam ederken 3 ve 4 sesli polifoni de başladı.

Clansula, Polifonik Contuctus, Motet ve Randel gibi yeni formlar 12. ve 13. yy da ortaya çıktı.

 

 

S. 19) Ortaçağ Gotik dönemde organumların en önemli bestecileri kimlerdir?

 

Leonin ve onun öğrencisi Perotin’dir.

 

S. 20) Ars Nova nedir?

 

14. yy müziğine Ars Nova (yeni sanat) denir.

 

S. 21) Ars Nova 14. yy müziğinin müzikal özellikleri nelerdir?

 

Din dışı müzik kilisedeki buhrana bağlı olarak ortaya çıktı.

Eski polifonik formlara yenileri eklendi.

Kanon çok yaygın olarak kullanılmaya başlandı.

Yeni ritmik serbestlik ortaya çıktı. İki zamanlı ölçüler kullanılmaya başlandı.

İtalya’da 2 partili, Fransa ve İngiltere’ de 3 ve 4 partili polifoni kullanılmaya başlandı.

Armonide 3’lü ve disonans aralıklar daha belirgin kullanıldı.

İzoritmik (eşit zamanlı) Motet, Ballade, Rondeav ve Madrigal gibi yeni formlar ortaya çıktı.

Bestecileri; Phlippe de Vitry, Johannders Murs, Francesco Landini

Çalgılar; Lavta, Fülüt, Org, Arp, Lir, Kitara, Viella (Viyola), Trompet

Çalgı müziği daha çok dans formlarıyla yer alıyordu.

 

S. 22 ) Madrigal nedir?

 

(İtalyanca) Din dışı konuları, özellikle de doğa sevgisini dile getiren lirik şiirler ve bu şiirlerden bestelenen çok sesli yapıtlardır. 14. yy da İtalya’da doğmuştur. 

                                                             Mart-2009

                                                        ''to be continued''






Yorum (yok) Yorum yaz!

İnsan ve Müzik

20/2/2009 ·


                              İNSAN ve MÜZİK


Müziğin İnsan Yaşamındaki Yeri ve Önemi

“İnsan”, insanlaşma sürecinin bir ürünüdür. İnsanın oluşumu bu sürece bağlıdır, bu süreç yaşanmadan insan olunamaz. “İnsan insanlaştıkça yaşar, yaşadıkça insanlaşır”. İnsan, geçmişten geleceğe doğru “biyopsişik”, “toplumsal” ve “kültürel” olmak üzere birbirini tamamlayıp bütünleyen üç ana evrim geçirir. Geçirdiği evrime bağlı olarak “biyopsişik, toplumsal ve kültürel bir varlık” olarak tanımlanan insan, canlılar arasındaki özel, üstün ve ayrıcalı konumunu-durumunu, geçirdiği bu üçlü evrime, özellikle kültürel evrime borçludur (Uçan 1994)

“Kültür”, maddi ve manevi her şeyi işlemek ve geliştirmektir. İnsan ve kültür ilişkisini yorumlarsak;  İnsanın yaşadığı işlediği ve kullandığı her şey kültürün bir parçasıdır. Öyleyse, müzik ve ona bağlı tüm eylem ve inançlar kültürün bir parçasıdır. Çünkü müzik, insan yaşamının ve evrenin varoluşunun her döneminde olmuştur.

İnsan, fizloyojik bir süreç sonucunda ses üretir. Ses üretiminin temelinde ise karmaşık, birbirini bütünleyen ilişkiler yatar. “İşitme” olgusunun insana etkisi, seslerin yüksekliği, niteliği, kalitesi gibi, daha güzele yönelik ses üretiminin bilimi sayılan “ses psikolojisi”nin belirleyici bir rolü olduğu kabul edilmektedir. Duyulan seslerin fizyolojik bağlantılarla gerçekleşen bir süreç olması, seslerin sözcüklerle ilişkisi ve “dil” ile “melodi”nin kaynaştırılması, yine bu kapsamdadır. 20. Yüzyılın önde gelen etnomüzikolog ve müzikologlarından Curt Sachs, şu genellemeden yola çıkar: “İnsan sesi, çalgıdan eskiye uzanır. En ilkel aşamalarda şarkı vardır, ama çalgı yoktur” Bu genellemeden bir varsayıma ulaşılmaktadır: “Müzik şarkı söylemekle başladı”. Etnomüzikologlar, “şarkı”nın, başka deyişle “ezgi”nin doğuşunu dil temeline dayandırmaktadır: İnsanlar arası ilişkiler gibi, kurumlar ve toplumlararası ilişkiler de dille kurulur, dille sürdürülür. Toplumda madde ve kavram olarak her şey (müzik dahil), dilde vardır. Kültürel ve tarihsel miras, ancak dil aracılığıyla yeni kuşaklara aktarılır (ALPAGUT 1998).

İşte bunun için müzik evrenseldir. Müzik, tüm dünya kültürlerinin ve dillerinin tek anlatım-anlaşım biçimidir.

Müzik, duygu, düşünce, izlenim ve tasarımları ve başka gerçeklerin de katkısıyla belli durum, olgu ve olayları, belli bir amaç ve yöntemle, belirli bir güzellik anlayışına göre birleştirerek, biçimlendirilmiş seslerle işleyip, anlatan estetik bir bütündür. Herkesin anlayabildiği ve anlayabileceği yegâne dildir” (Uçan 1993). Müzik hem bir sanat, hem de bir bilimdir. Duygusal olarak algılanışının yanı sıra akıl ile de kavranabilir. Bu özelliği ile bireyin ve toplumun duyuş ve biliş açısından durumunu belirlediği gibi, gelişim ve değişimini de sağlayan bir organik yapıdır.

Gözlerimizin gördüğü her fiziksel güzelliğin kaynağında, hayatın temel öğelerinden birisi olan, renklerde, mevsimlerin değişiminde, dalgaların yükselip-alçalmasında, rüzgarda, fırtınalarda ve doğanın nice güzelliklerinde, sürekli bir hareket vardır. Gündüzü, geceyi, mevsimleri ve dolayısıyla zamanı oluşturan da, işte söz konusu bu hareketlerdir. Hareketler olmasaydı (yani her şey durgun ve durağan olsaydı), her şey bir sonsuzluk denizi içinde yok olup, giderdi. Daha doğrusu, hayat ve onun oluşumunu sağlayan biçimler ortaya çıkamazlardı. Sevdiğimiz, arzu ettiğimiz, araştırıp anlamaya çalıştığımız her şeyin ardında, hareket ve onun bir sonucu olan “hayat” yatmaktadır. “Hayat” sözcüğü, varlığımızın dışa vurumu ile aynı anlama gelir. Konuşmalarımızda sıkça söz ettiğimiz müzik, görünen (ve hatta görünmeyen) her şeyin özünde gizlidir. O’na; mimaride, bahçecilikte, çiftçilikte, boyacılıkta veya şiirde rastlayabiliriz. Güzelliğin ilham kaynağı olduğu her meslekte ve ilahi şarapla sulanmış her şeyde, müzik vardır. Bu nedenle, bir çok sanat dalı arasından, özellikle musiki sanatı, ilahi bir dal olarak ele alınır. Çünkü müzik, evreni yöneten ve bir arada tutan kuralların bir sureti gibidir. Kendimizi dinlediğimizde, kalp ve nabız atışımız ile nefesimizin belirli bir ritme sahip vücut dediğimiz bu mekanizmanın ritmik işleyişine bağlıdır. Nefes, ses gibidir. Söze ve kelimeye benzer. İster içimizde, isterse dışımızda alınsın, her nefes bir sestir. Ve bu ses, müziğin ta kendisidir. Yani insan, sürekli olarak bir müzik aleminin içinde nefes alıp-vermektedir. hem güzellik, güç ve sihir içeren ve hem de tüm kalıpların ötesine geçerek, insan ruhunu yüceltici bir etkiye sahip olan tek sanat dalı, müziktir diyebiliriz. Eski çağlarda, büyük peygamberlerin aynı zamanda iyi birer müzisyen olmalarının sebebi, burada aranmalıdır. Bu konu ile ilgili olarak Musa Peygamber hakkında anlatılan şu kıssa oldukça ilginçtir:

Buna göre Musa, Sina Dağı'nda şöyle bir ilahi emir alır: "Muse ke" kendisine belirli bir ton ve ritimde iletilen ve "Dinle Musa" anlamına gelen bu emre Musa (as), ilk kez "müzik" kelimesi ile karşılık bulmaya çalışmıştır. İşte İngilizce'deki music, Almanca'daki "musik" ve Türkçe'deki "musiki" kelimeleri, bu emirden türetilmiştir. Davud Peygamber, vermeyi düşündüğü mesajları, şarkı ve ilahilerle ritmik bir şekilde inananlara iletmeye çalışmıştır. Yunan mitolojisinde adı geçen ve ritm ile tonun sırrını bilen kişi olarak anılan Orfe, sahip olduğu bu sır yardımıyla doğanın gizli güçlerine karşı üstünlük sağlamıştır. Peki, tüm bunların anlamı nedir? Bunların anlamı, bütün evrensel ahengin müzikte gizli olduğu gerçeğidir. Müzik doğal olduğu kadar, sihirli bir tılsım da içerir. Ancak günümüz insanları, eskilerin bilgilerini unutmuş ve kaybetmişlerdir. Bu nedenle "eski bilgeliklerden elimizde kalan tek büyülü şey müziktir" demek, yanlış olmaz (Khan2001).

Ünlü Alman filozof Nıetzche, müziği şöyle yorumluyor; “Müziğin verdiği heyecanın temelinde görüntü imgelemini ve duyguları harekete geçirme gücü vardır ve bu müziğin insan üzerindeki büyüleme gücünün gerekli öğelerinden biridir. Müzik temelde, bizde belli bir oranda güç kazanan yaşam duygusunun özünde gizli olan acıyı anlatır; müziğin verdiği heyecanın yapısında da bu acıdan uzaklaşıp onu uzaktan izleme düşüncesi vardır. Eğer müzik akla ve duygununun üst katlarına seslenmemiş olsaydı ona sanat diyemezdik, onu basit gösteri danslarının estetik katına alırdık. Bütün sanatlar içinde yapısı gereği insan duygularını en çok avucu içine alan fiziksel olarak insanı büyüleme gücü en yüksek olan sanattır müzik.


İşitme yeteneği kazanıldığı andan itibaren yaşama giren müzik, ana kucağında, beşikte, evde, sokakta, okulda, taşıt araçlarında, radyo-televizyonlarda, sinemalarda, tiyatrolarda, konser salonlarında, tören ve toplantılarda insanın yanı başında yer alır, onu kucaklar, sarar, etkiler. Fark edilmese bile  yaşamın vazgeçilmez bir parçası, doğal bir unsurudur. “İnsan, daha doğmadan (annesi yoluyla) dolaylı olarak müzikten etkilenir; doğumdan sonraki bebeklik döneminde ninni vb. müziklerle uyur; erken çocukluk yıllarında saymacalar, tekerlemeler ve müzikli oyunlarla oynar; geç çocukluk ve gençlik dönemlerinde çeşitli müziklerle daha yoğun ve zengin ilişkiler içine girer; yetişkinlik yıllarında çok çeşitli, çok yönlü ve kapsamlı bir müzik ortamı içinde yaşar; yaşlılık yıllarında da müzikle olan yoğun, kapsamlı ve derin ilişkilerini sürdürür”. “Doğduğu çevrede müzikle etkileşim içinde olan birey, müzikle ilgili olarak birtakım davranışlar kazanır. “Dinleme”, “benzetme”, “oynama”, “mırıldanma”, “söyleme”, “tıngırdatma”, “çalma”, “ yaratma”, “eleştirme”, “beğenme”, “beğenmeme”  bu davranışlardan başlıcaları sayılabilir. Bu davranışlar kazanıldıkça birey, müzikle ve müzik çevresiyle daha bilinçli, daha bilgili ve daha etkili bir etkileşim içine girer. Bu davranışlarla bağlantılı olarak ayrıca, “müzikle uyuma”, “müzikle oynama”, “müzikle yürüme”, “müzikle dinlenme”, “müzikle eğlenme”, “müzikle öğrenme”, “müzikle çalışma”, “müzikle anlaşma”, “müzikle kendini aşma” vb. daha kapsamlı ve çok yönlü davranış örüntüleri geliştirir” (Uçan1996).

Müziğin insan yaşamındaki yeri ve önemini en çarpıcı biçimde ifade eden Ulu Önder Atatürk olmuştur. Atatürk, 14 Ekim 1925’de İzmir Kız İlköğretmen Okulu’nda öğrencilerle görüşürken, “Hayatta mûsikî lâzım mıdır?” şeklindeki bir soruya şöyle cevap vermiştir: “Hayatta mûsikî lâzım değildir, çünkü hayat mûsikîdir. Mûsikî ile ilgisi olmayan yaratıklar insan değildir. Eğer söz konusu olan insan hayatı ise müzik, kesinlikle vardır. Mûsikî, hayatın neş’esi, rûhu, sevinci ve her şeyidir” (Uçan 1996).

Müziğin İnsan Yaşamındaki İşlevleri
1. Bireysel işlevler
2. Toplumsal işlevler
3. Kültürel işlevler
4. Ekonomik işlevler
5. Eğitimsel işlevler

Müziğin Bireysel İşlevleri

Müzik, bireyin sağlıklı ve dengeli, kendine özgü bir kimlik ve kişilik geliştirebilmesinde önemli rol oynar. Müzik sayesinde birey, belirli bir yeterlilik ve yetkinlik düzeyine erişebilmek için gerekli davranış değişikliklerini kazanır. 

1.Bireyin bilişsel, duyuşsal ve devinişsel yaşamındaki durağanlığı devingenleştirme, devingenliği durağanlaştırma ve giderek bunları belirli bir devingenlik ya da durağanlık düzeyinde tutma,

2.Bireyi ilkel dürtülerden arındırma (bireydeki bu tür dürtüleri ortaya çıkarma-ifade etme-boşaltma ve böylece bireyi onlardan arındırma),

3.Bireyi, müzik yapma, müzik yaratma, müzik dinleme (tüketme), müzikle oynama vb. etkinlikler yoluyla bireyde, fiziksel, devinişsel, duyuşsal ve bilişsel yönlerden sağlıklı bir arınım ve doyum sağlama,

4.Bireyi sağlıksız bunalım ve gerilimlerden uzak tutma, bireyi sağlıklı bir bunalım ve gerilim içine sokma, bireyin içinde bulunduğu bunalım ve gerilim durumunu sağlıklı bir düzeyde tutma,

5.Bireyin devinimlerini dengeleme, devinimlerdeki ritimsel akışı düzenleme, bireyin devinimlerini denetleme yeteneğini geliştirme, böylece bireye doğru-dengeli-rahat-yeterince gevşek ve yumuşak bir bedensel duruş ve deviniş olanağı sağlama,

6.Bireyin kendini tanımasına, kendine güvenini artırmasına, kendini kanıtlamasına, kendini gerçekleştirmesine, kişiliğini geliştirmesine, yaşamını zenginleştirmesine ve böylece kendisine daha sağlıklı, mutlu bir yaşam kurmasına olanak sağlama, katkıda bulunma,

7.Bireyin bilişsel, duyuşsal ve devinişsel yeteneklerini geliştirmesine katkıda bulunma; bireyin bilişsel-duyuşsal-devinişsel gelişimini hızlandırma,

8.Bireydeki yaratıcı gücü uyandırma, bireyin yaratma yeteneğini zenginleştirme ve onun gelişimini hızlandırma,

9.Bireydeki girişme-deneme-kullanma-uyarlama-değiştirme-geliştirme eğilimlerini güçlendirme,

10.Bireyin sesini ve ses üretme organlarını daha iyi tanıma, daha etkili ve verimli biçimde kullanma ve denetleme yeteneğini geliştirme,

11.Bireyin artan/boş zamanlarını etkin olarak ve zevkli uğraşılarla değerlendirmesine olanak sağlama,

12.İş, çalışma ve üretim yerlerindeki tekdüzeliği giderme, tinsel/tensel yorgunluğu azaltma, çalışma zevki ve sevinci yaratma, başkasıyla gereksiz yere konuşmadan alıkoyma, başkasını rahatsız etmeme; böylece bireyde düzenli, etkili, verimli ve mutlu bir çalışma alışkanlığı oluşmasına katkıda bulunma. Bireyin dikkatini toplamasına, farkına varma-belleme-anımsama-düşünme vb. yeteneklerinin gelişmesine, duygularını güçlendirme ve denetlemesine, kendini anlamasına ve anlatmasına ve kendisi hakkında olumlu görüş geliştirmesine katkıda bulunma,

13.Bireysel sağaltımda (tedavide) kullanışlı bir araç ve etkili bir yol/yöntem olma (müzikle sağaltım/müzik yoluyla sağaltım),

14.Bireysel ve gruplu danışmada, zihinsel özürlü ve otistik çocukları sağaltmada ya da iyileştirmede, uyumsuz çocuklardaki uyum bozukluklarını gidermede, sinirsel-tinsel rahatsızlıkları gidermede etkili bir uyarıcı ya da araç olma,      

15.Belli duyguları inceltme ve yüceltmeyi kolaylaştırma,        

16.Bireyin içinde yaşadığı doğal, toplumsal ve kültürel çevreye duyarlılığının artmasına, gelişmesine ve derinleşmesine olanak sağlama,   

17.Bireyin çalışma, iş yapma, yaratma, disiplin, sorumluluk, başarı, güven, coşku, beğeni, sevgi duygularını uyandırma-geliştirme-kökleştirme-zenginleştirme-derinleştirmeye olanak sağlama” (Uçan 1996).

Müziğin Toplumsal İşlevleri

Müzik, toplumu oluşturan bireyler arasındaki etkileşimleri, toplumların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyip, toplumsal ve toplumlararası anlaşma, dayanışma, paylaşma ve kaynaşmayı sağlar.

1.Bireyler (kişiler) arasında bağ kurma, duygu-düşünce-tasarım-izlenim alışverişi sağlama ve giderek ortak duygu-düşünce-tasarım-izlenim oluşturma,

2.Bireyin toplumsallaşmasını kolaylaştırıp hızlandırma: Müzikli etkinlikler yoluyla grup çalışmalarına katılma, grubun üyesi olma, grubun içinde dikkati çekme, gruba kendini kabul ettirme, grubun içinde toplumsal güven kazanma vb. özellikler oluşturup geliştirme,

3.Bireyler arasında, birlikte müzik yapma yoluyla, etkileşme, işbölümü-yardımlaşma-dayanışma-uyuşma-paylaşmayı geliştirip güçlendirme,

4.Birlikte çalışma sırasında bireylerin sorumluluk alma, aldığı sorumluluğu yerine getirme, yeni sorumluluklara hazır olma özelliklerini geliştirmelerine katkıda bulunma,

5.Bireylerin birbirlerine karşı açık, esnek, anlayışlı, hoşgörülü, saygılı, sevgili ve insancıl olmalarını sağlama,

6.Toplumsal iletişime, etkileşme, anlaşma, birleşme, dayanışma, kaynaşma ve bütünleşmeyi kolaylaştırma-hızlandırma-güçlendirme-pekiştirme,

7.Ulusal duygu-düşünce-tasarım-izlenimler oluşturma; oluşan ulusal duygu-düşünce-tasarım-izlenimleri geliştirme (pekiştirme-kökleştirme-zenginleştirme-derinleştirme),

8.Doğa, yurt, insan, toplum, ulus sevgisini toplumu oluşturan birey, küme, kesim, kurum ve kuruluşlar arasında yaygınlaştırma,

9.Uluslararası (toplumlararası) ilişkilerin kurulmasını, korunmasını, geliştirilmesini kolaylaştırma; böylece duygu-düşünce-tasarım-izlenim alışverişi, dostluk, işbirliği, kardeşlik, barış ortamının oluşup gelişmesine olanak sağlama,

10.Ulusal birliği simgeleme (ulusal marşımız “İstiklâl Marşı” ulusal birliğimizi simgeleyen bir müziktir),

11.Toplumsal iletişimi-etkileşimi kolaylaştırma-hızlandırma-yoğunlaştırma (törenlerde-şölenlerde, radyoda-televizyonda günün belli saatlerinde belirli müziklerin yer alması, temelde böyle bir işgörüden kaynaklanır)” (Uçan 1996).

Müziğin Kültürel İşlevleri

Müzik, hem bireysel hem de toplumsal kültürü ve kültürel özellikleri oluşturur, geliştirir, çeşitlendirir, zenginleştirir. Ayrıca kültürel unsurların paylaşılması, korunması ve kuşaktan kuşağa aktarılmasında önemli rol oynar. Bu arada çeşitli kültürler arası ilişkileri (gerek birey ve gerekse de toplumsal açıdan) geliştirir, pekiştirir, güçlendirir, çeşitlendirir ve zenginleştirir; kültürel kimliğin ve kişiliğin oluşmasında, korunma ve geliştirilmesinde müziğin işlevi yadsınamaz.

1.Müzik bir kültür öğesidir, kültürün öbür öğeleriyle etkileşir (onlardan etkilenir, onları etkiler).

2.Müzik bir dildir. Farklı yörelerden, farklı bölgelerden, farklı ülkelerden, farklı kıtalardan; farklı kesimlerden, farklı topluluklardan, farklı toplumlardan, farklı uluslardan; kısacası, farklı kültürlerden farklı insanların ve insan kümelerinin (topluluklarının) buluşabildiği, birleşebildiği, birlikteleşebildiği, az-çok anlaşabildiği biricik dildir. Bu dilin adı “müzikçe” dir, bu dile “müzikçe” denir. Müzikçe diller üstü bir dildir, bir “üst dil” dir.

3.Müzik bir kültür öğesi olarak, içinde oluşup biçimlendiği kültürün (yaşama biçiminin) özelliklerini taşır.             

4.Müzik, insanın kültürel yaşamında “ geçmiş” ile “şimdi”, “şimdi” ile “gelecek” ve böylece de “geçmiş” ile “gelecek” arasında bağ kurar. Bunun doğal bir sonucu olarak da belli kültürel özelliklerin göreli sürekliliğini sağlar.    

5.“Bireyler, kümeler, topluluklar ve toplumlar arasındaki benzerlik ve ayrılıkların ortak nedeni kültürüdür” (Güvenç, 1976). Müzik, söz konusu benzerlik ve benzemezlikleri simgelemede başta gelen kültür öğelerinden biridir.     

6.Her toplumun (ulusun) bir ses sistemi vardır. Toplumun müzik yapıtlarında kullanılan sesler sistemli olarak bir araya getirildiği zaman elde edilen ses dizisi (genel dizi) ve bu dizideki belirli seslerden oluşturulan özel diziler, bir bütün olarak “ses sistemi” diye adlandırılır. “Bir ulusun kullandığı seslerin bütünü (genel dizi) ve seslerden yapılmış özel diziler o ulusun müziğinin ses sistemini oluşturur” (Zeren, 1978).         

7.Bir toplum (ulus) kendi müziğini biçimlendirirken, giderek, bu müzik yoluyla kendisini yeniden biçimlendirir. Bu biçimlendirme-biçimleme sürecinde temel öğe, kültürün hem nedeni hem de sonucu olan “insan” dır (Kağıtçıbaşı 1977).

8.Müzik bir  “kültürleme” - “kültürlenme” ve “kültürleşme”aracı, yolu/yöntemi, biçimi ve alanıdır.

9.Müzik kültürü kendi içinde çok türlülüğü ve zengin çeşitliliği olan bir yapıya sahiptir” (Uçan 1996).

Müziğin Ekonomik İşlevleri

Bireylerin ve toplumun müziksel ihtiyaçlarının karşılanması birbirine bağlı bir çok ekonomik faaliyetin doğmasına yol açmaktadır. Bu faaliyetler ekonominin tüm aşamalarında belirgin bir biçimde izlenebilir.

1.Üretim alanı olma: Bağdama (yaratma) ve seslendirme-yorumlama (çalma-söyleme), çalgı yapımı, yapıtların basımı, bunları yapan bağdar (besteci), seslendirici, yapımcı ve basımcılar, müzik yapıtı üretilirken kullanılan araç, yöntem ve teknikler; sonunda ortaya çıkan ürün, yani bağdanan, seslendirilmiş olan, basılıp çoğaltılmış olan, müzik yapıtı ve yapılmış olan çalgı, müzik yapıtlarının ve çalgıların üretiminde kullanılan zaman ve verilen emek ve ortaya çıkan ürünün karşılığı olarak alınan (ödenen) ücret.

2.Dağıtım alanı olma: Müzik yayıncıları, plakçılar-bantçılar-kasetçiler, müzik pazarlayıcıları, dinleti (konser) düzenleyicileri; müzik yapıtları ve çalgılarının depolanması, alımı satımı ve bunlarla ilgili düzenlemeler; radyo ve televizyonun bu alanda verdiği hizmetler.    

3.Tüketim alanı olma: Müzik dinleme (dinleti salonlarında, evde iş-çalışma yerinde, törenlerde, şölenlerde vb.); eğlenme-dinlenme-oynama sırasında müzik kullanma; kendi bireysel gereksinimi için çalma-söyleme; müzik yapıtlarının seslendirimiyle ilgili araç ve gereçleri alıp kullanma; dinleyiciler (müziğin tipik tüketicileri)” (Uçan 1996).             

 Müziksel ihtiyacın karşılanması için yapılan bu faaliyetlerin müziğe geniş bir ekonomik alan yaratması, çoğu zaman sanatsal ve estetik zorunlulukların unutulmasına veya bilerek ihmal edilmesine sebep olmaktadır. Bu durum müziğin ekonomik boyutunun, kültürel ve eğitimsel işlevlerinin önüne geçmesine sebep olmakta, bireysel ve toplumsal sorunlara yol açmaktadır.

Müziğin Eğitimsel İşlevleri

“Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir (Ertürk 1972). Bu süreçten geçen insanın (bireyin), geçmeyenden daha etkili ve verimli, daha dengeli ve doyumlu, daha başarılı ve mutlu olması beklenir. Müzik, özü itibâriyle eğitsel bir nitelik taşımaktadır” (Uçan 1996).

1.Eğitim boyutu olma: Müziğin özündeki eğitsel nitelik, müziğin eğitsel amaçlara hizmet etmesi ve eğitsel gereksinmeleri karşılamada veya gidermede işe yaraması onu çok eski çağlardan bu yana eğitimin bir boyutu haline getirmiştir. Bu bakımdan müzik öteden beri eğitimin en önemli kapsamsal öğelerinden biridir.

2.Eğitim aracı olma: Müziğin eğitim aracı olma işlevi, esas olarak, eğitimde-öğretimde müziğin gücünden, etkisinden ve katkısından yararlanma; dersler, üniteler, konular işlenirken bunlar ve kişiler arasında müzikle bağlantı sağlama ve belirli sonuçlara ulaşmak için müziği kullanma ilkesine dayanır.

3.Eğitim yöntemi olma: Müziğin eğitim yöntemi olma işlevi, esas olarak, eğitimde-öğretimde bir dersi, üniteyi, bir konuyu öğrenmek/öğretmek ya da işlemek için bilinçli olarak seçilen ve izlenen müziksel yol olarak kendini belli eder. Bunun yanı sıra eğitimsel-öğretimsel gerçekleri arayıp bulmak, yorumlamak ve açıklamak için uyulan/tutulan mantıklı müziksel düşünme yolu da dolaylı olarak müziğin eğitim yöntemi olma işlevi kapsamına alınabilir.

4.Eğitim alanı olma: Müziğin eğitim alanı olma işlevi, esas olarak eğitimde-öğretimde müziğin kendine özgü bir konu veya çalışma çevresi olma özelliğine dayanır. Bu özellik eğitimin türüne ve düzeyine göre müziğe ders, kol, dal, bölüm, okul, yüksekokul, fakülte ve enstitü biçiminde eğitimsel ve/veya eğitkurumsal bir yapı ve işleyiş niteliği kazandırır

Müziğin insan yaşamındaki işlevlerinin yeterince etkili ve verimli biçimde işleyebilmesi için, insanın müzik yoluyla yetiştirilmesi yeterli olmamış, bazı  insanların müzik alanının belirli dallarında daha köklü ve derinlemesine yetiştirilmesi  zorunlu olmuştur. Bu yüzdendir ki, ilkel büyücünün başlıca müziksel yetenekleri ya da becerileri, günümüzde, çoğunlukla ayrı birer müziksel meslek ve uzmanlık alanı/dalı haline gelmiştir” (Uçan 1996).

Müziğin sadece bir eğlence aracı olmadığının, insan ruhunun ve vicdanının derinliklerinden zihin ve düşünce dünyasına kadar uzanan bir iletişim yolu olduğunun anlaşılmasıyla, müziğin bu özelliğinden nasıl istifade edebiliriz düşüncesi, çok sayıda ilmî araştırmaya zemin teşkil etmiştir (AKCAN 2005)

Müziğin yaşamımızdaki rolünü araştıran bilim adamları, annenin ninnisiyle başlayan ve yaşam boyu süren müzik serüveninin hayatta kalma şansını artıran bir unsur olup olmadığını tartışmıştır.  Özenle büyütülen bir bebeğin hayatta kalma şansı daha yüksektir. Özenli bakım ise müziksiz düşünülemez. Son günlerde biyolog, psikolog, sinirbilimciler başta olmak üzere pek çok bilim adamı müziğin nasıl doğduğunu, nasıl yayıldığını, insan yaşamındaki rolünü araştırmaktalar. Müzik ile -aktif veya pasif- ilgilenmek insan beynine kazınmış bir yetenek ise hayatta kalma ve soyun devamını sağlama bağlamında müzik ne gibi bir rol üstlenir? Müzik, problem çözme ve lisan gibi insan yaşamını doğrudan kolaylaştıran insani özelliklerle benzeşir mi? Yoksa Massachusetts Institute of Technology'den (MIT) bilişsel psikolog Steven Pinker 'in dediği gibi yalnızca “'kulağa hitap eden bir pasta'' mı? Pinker'e göre müzik somut bir evrimsel gereksinimi karşılamaktan çok keyif almamızı sağlayan bir zevk unsuru. Müziğe duyulan bu merak ve ilginin kaynağı nedir? Müzik dünyada yaşayan tüm insanları nasıl büyüsü altına alıyor? Orduları harekete geçirmek, Tanrı'yı övmek ve ölüleri gömmek için niçin müzikten yararlanılıyor? Tüm bu sorulara kendimizce şöyle bir düşünüp yanıt vermemiz gerek!

Alman bilim adamları, profesyonel ya da amatör olarak müzikle uğraşan insanların beyinlerinin daha büyük olduğunu belirlediler. Friedrich-Schiller Üniversitesi'nde görevli bilim adamları, düzenli olarak müzik aleti çalmanın, beynin görme, duyma ve hareket etmeyle ilgili bölümlerinin büyümesini sağladığını tespit etti. Araştırma çerçevesinde, müzikten anlamayan, müzikle amatör ve profesyonel olarak ilgilenen kişiler incelendi. Alman bilim adamı Christian Gaser, ilk kez deneklerin beyinlerinin bütün bölgelerindeki farkları bulmaya çalıştıklarını ve belirli bölgelerde fark tespit ettiklerini söyledi. Demek ki müzik insanlara beyni kullanma gücünü ve yolunu öğretiyor. Buradan şu sonuç ortaya çıkıyor;  Müzik yapan ya da müziği bilinçle, düşünerek dinleyen biri diğerlerine nazaran daha akıllıdır!

Yrd.Doç.Dr.Osman Coşkun, insan beyninin bilgisayar gibi istenilen programı kaydetme özelliğine sahip olduğunu, bu özellikten de uygun şartları oluşturarak yararlanılabileceğini belirtiyor. İnsanın mutluyken yaptığı her faaliyette olduğu gibi öğrenmede de keyif aldığını ve keyif alarak yaptığı her işte de başarılı olduğunu kaydeden Coşkun, öğrencilerin bu durumu sınavlara hazırlanırken rahatlıkla kullanabileceğini söylüyor. Mutlu olmanın yollarından birisinin müzik olduğunu ve beynin ders çalışmaya istekli ve hazır hale getirilmesinde önemli bir görev üstlendiğini ifade eden Coşkun, insan beyninde 100 milyar hücre bulunduğunu ve her bir hücrenin mikro elektrotlarla uyarıldığında +70 milivolt enerji ürettiğini belirtiyor.

Müzik, stresi azaltan önemli bir vasıta olarak da kullanılmaktadır. Eğer stres devam ederse, hipertansiyon, ülser, deri hastalıkları baş ağrısı, damar sertliği gibi hayatı tehdit eden problemler ortaya çıkabilir. Amerikan Psikoloji Derneği'nin yaptığı bir ankete göre müzik, stresi azaltmak için kullanılan en yaygın metottur (AKCAN 2005). Hemen bütün dünyada görülen odur ki, bu devirde hâlâ insanların yetişmesinde ve gelişiminde, gösterilmesi gereken
ilgide eksiklikler var. Bu meselenin önemi lâyıkıyla anlaşılmadığı gibi, ayrıca birbirlerinden kopuk gayretlerin bir çoğunda ana fikir ve metot yanlışlığı bârizdir. Kültürün en ehemmiyetli unsurlarından olan müzikte, arz ettiğimiz tablo idrâkimizin aynasıdır. Müzik hayatî faâliyetlerin (ekmek, su gibi) ana maddesidir. Biz bu aç, gelişmeye muhtaç bir varlık olan çocuklarımızı, beslemek yerine, onlara gıda maddelerinin adını öğretiyoruz. Küçük yaştan itibaren iyi bir müzik terbiyesi almış kişi, dengeli ve seviyeli bir karaktere, ahlâka sahip olabilmenin önemli temel unsurlarından birini elde etmiş demektir (İÇLİ 1997).

Müziğin toplumsal etkileşimde varolan eşsiz bir insanlık görüngüsü olduğu, yalnızca kendi içinde kendisi için oluşmadığı, ve her zaman onu üretecek, tüketecek ve ne olup olmadığına karar verecek insanlara gereksinim duyduğu açıktır (EROL 2003)

Bütün bu düşüncelerden yola çıkarsak, müziğin evrenin ve insanın temeli olduğunu görürüz. İnsan yaşamında müziğin önemini ve yerini asla yadsıyamayız. Bu olgular bize, zaten yaşamda var olan, her yerde karşımıza çıkan müziği daha net algılamak ve bu şekilde yorumlamak, sunmak fırsatını göstermelidir. Çevremize daha dikkatli baktığımızda adımlarımızdaki ritm bile bize bu yolu gösterecektir. Lütfen “Müziğe ve müziğin yaşamımızdaki yerine bakmayalım, O’nu görelim”!



KAYNAKLAR

UÇAN, Ali, Prof.Dr. (2005 III..Basım) Müzik Eğitimi: Temel Kavramlar-İlkeler-Yaklaşımlar, Evrensel Müzikevi, Ankara, 2005, s. 7-14

UÇAN, Ali, Prof.Dr. (2005 III..Basım) İnsan ve Müzik-İnsan ve Sanat Eğitimi, Evrensel Müzikevi, Ankara, 2005, s. 9-36 / 61-70 / 72-90

KHAN, Sufi Inayat (2001) Müzik İnsan ve Evren Arasındaki Köprü, Arıtan Yayınevi, İstanbul, 2001, s. 10

ALPAGUT, Uğur (1998) Kim Kapattı Şu Müziği?, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara, 1998, s.12-15

İÇLİ, Selahattin, Prof.Dr. “50. Sanat Yılında Prof.Dr. Selahattin İçli ve Besteleri” “Düşünceler / İnsan ve Müzik” Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, İstanbul, 1997

COŞKUN, Osman, Yrd.Doç.Dr. (2006) “Müzik Başarıyı Artırıyor” Makale, 2006

İnternet Siteleri

www.muzikegitimcileri.net/bildiriler, “Müziği Tanımlamak” Yr.Doç.Dr.Ayhan EROL – “Anlam İçinde Müzik Yapmak” Doç.Dr. A.Bülent ALANER

www.beethovenlives.net/makaleler, “Müzisyenlerin Beyni Daha Büyük” Hürriyet, 21.05.2004 – “Müzik Eşliğinde Yaşam Daha Güzel” Discover, 08 2001- “Müziğin Gücü” Abdulkadir AKCAN



Yorum (1) Yorum yaz!

MARŞ

18/2/2009 ·

 

 

                                                   MARŞ

 

 

 

            İtalyanca Marcia, Almanca Marsch, Fransızca Marche, İngilizce March, Türkçe Marş.

 

            Dansla yakın ilişkisi olan Marş yürüyüş anlamına gelmekle birlikte, ritim, ölçü ve tempo bakımından bir grup insan yada daha fazla kişinin yürüyüşüne uygun ve yürüyüşlerde çalınabilecek (yada söylenebilecek); moral verme ve düzenli yürüme amaçlanarak bestelenmiş işlevsel bir müzik parçasıdır.

Bu özelliği taşıyan (andıran) eserlere İtalyanca “Alla Marcia”, Fransızca “Mouvement de Marche” , Almanca “Marsch Maeseing”, İngilizce “İn March Siyle” denir.

 

            Askeri amaçla kullanılmak üzere yazılmış marş müzikleri olduğu gibi, tören, matem, geçit, hücum, bayram, gençlik, yürüyüş, bayrak, okul, düğün, konser ve opera marşları gibi sözlü ya da sözsüz marş türleri de vardır. Bu türler içinde yer alan cenaze yada matem marşlarına Almanya’ da “Trauermarsch”, İtalya’ da “Marcia Funebre” denir. Daha ağır tempolu diğer marş çeşitleri, Almanca “Parademarsch”, Fransızca “Pas Ordinaire” diye tanımlanır. Hızlı tempolu marşlar, Almanca “Gesch Vindmarsch”, Fransızca “Pas Redouble”, İngilizce “ Quick March”, İspanyolca “Pasodoble”; daha hızlı tempolu marşlar ise Almanca “Sturmmarsch”, Fransızca “Pas De Charge” , İngilizce “Attach March terimleri ile belirtilir.

 

            Marşlar yazıldıkları dönemlerde önemli bir çok müzisyeni etkilemiş, operaların ve oratoryoların içinde yer almışlardır. Klasik müzikte yeri olan bu tür marşlar, askeri birlikler ve müzik toplulukları ( bando veya fanfar takımı) tarafından da kullanılmışlardır. Bazı birlikler tarafından kullanılan marşlara örnek Haendel’ in “Scipio” adlı operasındaki marşının Almanya’ daki itfaiyeciler tarafından kullanılması olabilir.

 

            Notaya alınmış en eski marş Thainot Arbeau’ nun 1589’ da bestelediği “Orchestrophie” dir. Ülkemizde bestelenen ilk marşlar ise Giuseppe Donizetti’ nin “Mahmudiye Marşı” (1829) ve Sultan II. Mahmut’un 1820’ li yıllarda bestelediği bir eserdir.  (O yıllarda yani 18. Yüzyılda Avrupa’ nın Mehter Müziğinden etkilendiğini söyleyebiliriz.)

 

            Marş Kralı olarak ün yapan John Philip Sousa, bestelediği marşlarla bu alanda değerli yapıtlar bırakmış, kurduğu bando ile Avrupa ülkelerinde turnelere çıkmıştır. Ezgisel buluşlarının güzelliği, bando yazısının akıcılığı ve çalgılanmasının parlaklığı ile sakinleşen marşlar, ona haklı olarak Marş Kralı ( The March King) unvanını kazandırmıştır. Ulusal marşların yanı sıra tören marşlarına örnek olarak Mendelssohn’ un “Propbef” indeki “Taç Giyme Marşı”, Wagner’in “Tanbauser”indeki marşlar gösterilebilir. En ünlü matem marşlarını ise Haendel’in “Soul” unda, Beethoven’in Piyano sonatında (Op.26 ,Lab) ve Eroica Senfonisinde; Chopin’in piyano sonatında (Op.35, Sib) görebiliriz. Sanat müziğinde marşı kullananlar arasında Haydn, Schubert ve Shumann’ da vardır.

 

 

 

MARŞIN YÜRÜYÜŞE UYGULANIŞI:

 

 

            Bütün parçalar gibi marşlar da ölçü başından yani ölçünün ilk vurgusu ile ya da eksik ölçü ile başlar. Bütün marşlarda ölçünün ilk vurgusu yürüyüşte hep sol ayağa gelir, yani her ölçünün ilk vurgusu ile birlikte sol ayak yere basar. Yürüyüş marşla birlikte başlayacaksa, eksik ölçü ile başlayan marşlarda, eksik kısım adım atılmadan uygulanır ve ilk tam ölçünün birinci vurgusu ile sol ayak adım atmış olur. Marş eğer uygun adım yürüyüş devam ederken söylenecekse ( çalınacaksa), ayaklar ölçü başları hesaplanarak adım atmalıdır.

 

            2/4’ lük ve 4/4’ lük usüllerdeki marşlarda, her adımda bir dörtlük değer uygulanır. 2/2’ lik usülde bir adımda 2/4’ lük değer geçilmiş olur. 6/8’lik ve 12/8’ lik usüllü marşlarda ise her adımda 3/8’ lik değer geçilir. 

 

 

YAPISI :

 

 

            Ortaya çıkışından günümüze dek, marşların genel yapısında herhangi bir değişiklik olmamış, ritim korunmuştur. Genellikle askeri müzik toplulukları için 4/4’ lük, 2/4’ lük ve 2/2’ lik ender olarak ta 6/8’ ve 12/8’ lik ölçüde yazılmıştır.

Marşlar bütün şarkı formlarında yazılabildiği gibi daha çok Rondo formundadır ve ara nağme danslardaki gibi düzenli olmak zorundadır.  

 

 

 

 

 

 

                                             MARŞ BESTECİLERİ

 

           

 

 

            John Philip SOUSA                                      ( 1854 – 1932 )

 

            Ludwing Van BEETHOVEN                       ( 1770 – 1827 )

 

            Franz Joseph HAYDN                                  ( 1732 – 1809 )

 

            Franz SCHUBERT                                       ( 1797 – 1828 )

 

            Robert SCHUMANN                                   ( 1810 – 1856 )

 

            Jacob Ludwig Felix MENDELSSOHN       ( 1809 – 1847 )

 

            Richard WAGNER                                       ( 1813 – 1883 )

 

            George Frideric HAENDEL                          ( 1685 – 1759 )

 

            Frederic François CHOPIN                          ( 1810 – 1849 )

 

            Thainot ARBEAU                                        ( 1519 – 1595 )

 

            Giuseppe DONIZETTI                                 ( 1788 – 1856 )

 

            Jean Babtiste LULY                                    ( 1632 – 1687 )

 

            Gustav Von HOLST                                     ( 1874 – 1934 )

 

            Johann STRAUSS                                         ( 1825 – 1899 )

           

            Wolfgang Amadeus Mozart                          ( 1756 – 1791 )

 

            Johan Sebastian BACH                                 ( 1685 – 1750 )

 

            F. EMİROV

 

            Ü. HACIBEYOV     

 

            G. VERDİ

 

 

 

                                                      ŞUBAT-2009

Yorum (yok) Yorum yaz!

SCHERZO

18/2/2009 ·

SCHERZO

 

 

        Scherzo’ nun kelime anlamı şakadır. Genelde “esprili parça” anlamında kullanılmıştır.  Scherzo iki ayrı parçalı bir müziktir; bu yönüyle Menüet’ e benzer. Menüet gibi üç vuruşludur ama genel olarak daha hızlıdır. 19. Yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. İtalyanlar bu terimi oynak, havalı, dindışı çalgı ve ses parçaları için 16. Yüzyıl’ dan beri kullanmaktadır.

        Scherzo form olarak, Barok dönemde hafif karakterde bir ses müziği ya da çalgı müziği eseri olarak, 1650 öncesinde “ ses müziği parçası ” anlamında kullanılmıştır. 18. Yüzyılda süit gibi çok bölümlü formlarda yer alan parçalardan biri ( Bu parçalar genellikle iki dörtlük ölçüde olurdu.) olarak kullanılmıştır. 18. Yüzyılın sonlarında Scherzo, standart bir “bölüm” özelliğine dönüşmüştür. Bu yeni biçimiyle Scherzo, çoğunlukla hızlı tempoda ve üç dörtlük ölçüdeydi. Joseph Haydn, 1781’ de yazdığı op. 33 “Yaylılar Dördülü” nde Scherzo’ yu bir dans bölümü gibi değerlendirmiştir. Beethoven, Sonat ve Senfoni’ lerinde bir saray dansı olan Menüet’ in yerine Scherzo’ ya yer verdikten sonra, bir form olarak tam anlamıyla yerleşmiştir. Scherzo, dansa benzemeyişi ve ritmik hareketleri ile Menüet’ den ayrılır. Chopın, Scherzo’ yu bağımsız bir parça şekline dönüştürmüştür. Bu yönüyle 19. Yüzyılda bir çok bestecinin eserler yazdığı esprili, buluşçu, özgür bir parça özelliği kazanmıştır. 20. Yüzyılda da Scherzo’ ların yazıldığı görülmüştür. Tanınmış bir örneği, Alban Berg’ in “Lirik Süit” inde vardır.

 

 

YAPISI :

 

 

        Scherzo form olarak, katlı şarkı formunda yazılır. Menüet gibi Scherzo da birbirinden ayrı iki parçadan oluşmuştur. Bunların birincisine Scherzo, ikincisine de Trio denir. Bunların hem temaları, hem tonları ayrı ayrıdır; her iki parça ayrıca kendi içlerinde üçe ayrılır. Birincisi tondan uzaklaşır, ikincisinde ton değişimleri yapılır, üçüncüsünde tona dönülür. Üçüncü bölme birinci bölmeye bir dönüştür. A-B-A’ ya uyar. A-B-A şeması aslında bütün parçaya uygulanmış sayılır., çünkü Trio’ dan sonra Scherzo, Da Capo olarak tekrarlanır. Beethoven bu başa dönüş parçasında yazı değişiklikleri getirmeye çalışır ve ona bir de Coda katar. Beethoven’in büyük eserlerinde Trio’nun iki kez getirildiği görülür. Schumann  ikinci bir Trio ile parçayı daha da zenginleştirmiş olur. Scherzo’ nun Menüet’ den asıl ayrılığı, orta bölmenin sonat allegrosunun gelişme bölmesi gibi bir çeşit ton değiştirimli gelişme gibi oluşudur. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BESTECİLER

 

 

 

Der erste Bach No. 7 Scherzo

Franz Schubert D. 459 / 1.2

Franz Schubert D. 593

Frederic Chopin Op. 20 Scherzo

Frederic Chopin Op. 31 Scherzo

Frederic Chopin Op. 39 Scherzo

Frederic Chopin Op. 54 Scherzo

Ludwing van Beethoven Sonate Op. 2 No. 2 Scherzo

Robert Shumann Do Senfoni

Brahms 4. Senfoni

Felix Mendelssohn Op. 16 No. 2 Scherzo

Bela Bartok Scherzo

Diabelli Sonatine en Sol Majör 2. Bölüm Scherzo

Stravinsky Scherzo fantastique and Scherzo a la Russe

Monteverdi Scherzi Musicali (1607)

Haydn quartets Op. 33 (1781)

Scriabin Op. 46 Scherzo

Rachmaninov Symphony Op. 27 No. 2 Scherzo ın D minor

Çaykovski Op. 42 Do Minor Scherzo

Hasan Ferit Alnar Scherzo

Ulvi Cemal Erkin Senfoni No. 1 Scherzo

 

 

 

 

 

  

 

 

 

                                       KAYNAKÇA

 

 

 

       

        1. Müzik Sözlüğü                        Ahmet SAY

 

        2. Müzik Tarihi                           Ahmet SAY

 

        3. Müziğin Kitabı                        Ahmet SAY

 

        4. Müzikte Türler ve Biçimler       Andre Hodeır

 

        5. Müzik Formları              Nurhan CANGAL

 

        6. İnternet                    Müzik–Kültür Siteleri

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Potlaç Kültürü

18/2/2009 ·

TARİHSEL SÜREÇTE FELSEFİK, SOSYOLOJİK, EKONOMİK, ANTROPOLOJİK VE TÜRK FOLKLORUNDE EĞLENCE GELENEĞİ AÇISINDAN TOPLUM DÜZENİ VE SİSTEMLER

 

POTLAÇ

 

            İnsanın kendi yiyeceğini kendi üretecek duruma gelmesi milyonlarca yıllık bir süreçtir. Günümüzden 2-3 milyon yıl önce yeryüzünde beliren insan, ancak 10.000 yıl kadar önce tarıma başlamış ve üretici duruma gelebilmiştir.

 

            İnsan toplumlarının çok eski dönemlerinden beri toplum yaşamında bir takım eşitsizlikler bulunduğu; yaşama düzeyi, sahip olunan haklar... vb. bakımlarından bir küme insanın başka bir küme insandan daha elverişli, daha arzulanır bir durumda oldukları gözlemlenmiştir. Eski Mısır, Eski Yunan ve Eski Roma toplumlarında kölelik düzeni bulunduğunu, böylece bir kısım insanın köle, bir kısım insanın da bunların sahibi efendiler durumunda bulunduklarını, kölenin çocuğunun da köle, efendinin çocuğunun da efendi olduğunu tarihi belgeler kaydediyor. Yine toplumların tarihine baktığımızda köleliğin zamanla ortadan kalktığını, bunun yerine toprak sahibi beyler ile toprağı işlemekle yükümlü, toprağa bağlı olan ve topraktan ayrılma özgürlükleri olmayan “ serfler” in ortaya çıktığını görüyoruz. Yavaş yavaş sınıflaşmaya, diğer tabirle tabakalaşmaya, Sosyoloji’nin kurucularından Emile Durkheim (1858-1917) ; “Topluma çeki düzen vermeyi, yani birlik ve bağlılığı başaramadıktan sonra toplumun kendine ve diğer toplumlara hiçbir yararı olmayacaktır!” şeklinde karşı çıkıyordu.  Sosyolojinin bir diğer kurucusu olan Max Weber (1864-1920) “ Hiçbir bilim, insanlara toplu halde yaşamanın ve örgütlenmenin yollarını öğretemez” gibi bir söylemle toplum bilincinin o toplumun ferdinin kendi düşüncesi ve bakış açısı ile oluşacağını belirtiyordu. 

 

            Karl Marx (1818-1883) ve Friedrich Engels’in (1820-1895) oluşturduğu Marx’ çı görüş ise, yalnız toplumsal sınıflarla ilgili olmayıp, bütünüyle bir dünya görüşü, bir doğa ve toplum anlayışı olarak belirmektedir; toplumu hem bütünlüğü içinde, hem de tarihsel süreç içinde  ele alan ve toplum bütününün hem kuruluşunu, hem de işleyişini ve değişimini açıklama savında olan bir toplum kuramı durumundadır. Marx’ çı toplum kuramı, yöntem olarak diyalektik yöntemi benimsemiştir. “Diyalektik” terimi, Yunanca kökenli olup “Soru-Karşılık yöntemiyle Tartışma” anlamına gelen “Dialektikos” sözcüğünün Batı dillerine ve Türkçe’ ye geçmiş biçimidir. Eski Yunan felsefesinde tartışmacılık anlamında kullanılır. Diyalektik terimini çağdaş anlamına pek yakın biçimde kullanan Heraklit, her şeyin Karşıt Öğeleri ile birlikte düşünülmesi gerektiğini savunmuş, evrensel oluşumun karşıtlar arasındaki çatışma sonucu gerçekleştiğini ileri sürmüş, “Bir şeyden bir çok şey ve her şey” oluştuğunu söyleyerek de evrensel bağımlılık, değişme ve gelişmeyi, karşıtların birliğini ve aynılığını anlatmak istemiştir.

Marx’ çı toplumsal sınıf anlayışını açıklayabilmek için üretim, üretim araçları, üretim ilişkileri ve üretim biçimi kavramlarını da nasıl tanımladığını belirtmek gerekir. Üretim, insanın yaşayabilmesi için gerekli her türlü araç ve besinleri kendi iş gücünü tüketerek doğadan elde etmesidir.

 

            Binlerce yıl önce, üretim güçlerinin çok düşük düzeyde bir gelişme gösterdiği, iş aletlerinin ilkel olduğu ve iş bölümünün yalnız yaşa ve cinsiyete göre oluştuğu ilkel Komün, ancak birlikte çalışma suretiyle geçim maddelerini güven altına alabilen ve kendilerini komşu komünlerin saldırılarına karşı koruyabilen insanlardan oluşmakta, üretim klanlar tarafından ortaklık içinde yürütülmektedir. İlk temel iş bölümünün ortaya çıkması, yani tarımın hayvan besleyiciliğinden ayrılması üzerine İlkel Komün’ün üretim güçleri hızla gelişme göstermiş; bunu izleyerek değişim, özel mülkiyet ve komün üyeleri arasında eşitsizlik ortaya çıkmış, kölelerin çalıştırılması daha büyük eşitsizlikler yaratmıştır. Öte yandan ortaklaşa üretim ve ürünlerin komün üyeleri arasında eşit dağılımı üretim güçlerinin gelişmesine birer engel olmağa başlamıştır. “Artı Değer Kavramı” kuramına göre bir ürün üretilirken onun üretiminde yer alan bütün öğelerin payı çıkarıldıktan sonra yine geriye bir şey kalır; Bu artı değerdir. O ürünün üretilmesinde yer alan ham maddelerin, donanım amortismanının, işçinin yeme-içme-giyme-barınma masrafları ile gençlik amortismanının (emekliliğinin), dinlenme-eğlence masraflarının toplam tutarı üretilen üründen çıkarıldığından, geriye kalan fark olan artı değer kapitaliste (üretim araçları sahibine) kalmaktadır. İşte bu artı değeri alan sınıf, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip olduğu için bu artı değeri alabilir. Artı değeri aldığı için de ekonomik iktidar ile birlikte siyasal iktidara sahip olabiliyor. Toplumun kurumlarını, yasalarını, bu üretim biçimi belirliyor. 

 

            Öte yandan, insanların yaratıcı yetenekleri ile içinde yaşadıkları toplumsal ekonomik koşullar arasında canlı bir ilişki, bir etkileşme süreci de vardır ki; topluluk içinde yaşamak zorunluluğunda olan bireysel insan, bu topluluk ortamının ürünü olmakta, onun tarafından biçimlendirilmektedir. Buna karşılık yaratıcı niteliği olan insan da, bu koşulları gittikçe artan ölçüde egemenliğine alarak değiştirmekte, bunlar için bir araç niteliğinde olan simgeler kullanmaktadır. Bu bağlamda, toplumsal dayanışma ve yardımlaşmaya örnek ya da simge olarak Potlaç’ ı görüyoruz. Potlaç ( İng. Ve Fr. Potlatch), Kuzeybatı Amerika’ daki kabilelerin büyük kolektif şenliklerini belirtmek için kullanılan kelimedir. Örneğin; Büyük Okyanus’un kuzey kıyısında, Kraliçe Charlotte takımadaları ile Vancouser adasının kuzeyinde yaşayan ve bir Vakaş dili konuşan 2000 kişilik Kızılderili Kabilesi Kwakiutllar’ da ve İngiliz Kolombiya’ sı kıyılarının kuzey ucundaki bölgelerinde yaşayan ve Penutia dili konuşan Kuzey Amerika Kızılderilileri, haneleri bir araya getiren köy toplulukları biçiminde bölünen 15 kabileden oluşan aşamalandırılmış bir klan toplumuna göre örgütlenen Tsimşianlar’da soyluların potlaç düzenlemeleri bir gelenekti. Bu kabileler 10 kadar büyüsel-dinsel nitelikli dernek ve çeşitli tören gruplarıyla genişliyordu.

Potlaç yeniden bölüşümün bir çeşididir. Üretimin artmasına, mülkiyetin gösterişçi ve rekabetçi bir şekilde tahribine yol açan, hediye verme ayin ve merasimlerinin karışık bir sistemidir. En yüksek gayeler, sadece kıymetli malların sarf edilmesi ile kazanılır. Statüler, içtimai mevkiler ancak bu yolla elde edilir ve korunur. Potlaç, aile içinde babanın oğluna yapacağı bağışlar için düzenlenen bir tören olabileceği gibi; köy içinde, bir grup balıkçı ailesinin ötekilere verdiği bir şölen; bir köyün öteki köyler onuruna düzenlediği bir tören olabilir. Potlaca çağrılan kimse büyük onur kazanır. Ancak her konuk, çağrıldığı her potlaç törenine karşılık, kendisi bir potlaç düzenlemek zorundadır. Potlaç da bir yarışma havası da vardır. Kim daha çok mal verirse, daha çok onur kazanır. Bazı törenlerde, dağıtım bittikten sonra ‘yakıp yıkıcılık’ başlar. Yüzlerce battaniyenin salgın bir cezbe için kesildiği, Potlaç sonunda, kimi aile ve köylerin fakir düştüğü de olmuştur. Veren ne kadar yoksul düşerse, onuru o kadar yükselir.

 

Potlaç’ın Ekonomik Anlamı

 

            Potlaç zamanla “Evrensel Ekonomik Sistem” haline gelmiştir. Ekonomik bakımdan Potlaç’ın üç amacı vardır:

 

1.Yalnız belli bir köyde değil, bütün yöredeki üretimi bir yarışma havası içinde arttırmak,

 

2.Üretimin yetersiz, kararsız ve dengesiz olduğu dönemlerde, bölge içinde yeniden ve zorunlu bir dağıtım yapmak,

 

3. Teknoloji ile nüfus arasında sağlıklı bir denge kurmak.

Balığın çıkmadığı mevsimlerde, aç kalan köyler ve gruplar, onurlarına düzenlenen Potlaç’lara katılarak, kendilerini ve ailelerinin günlük geçimini sağlayabilirler. Balık avında başarılı olan köyler ve gruplar açısından ise Potlaç ya sigortadır ya da geleceğin zorlu günleri için sosyal ve ekonomik bir yatırımdır; kendilerinde olduğu zaman ne kadar çok verirlerse, muhtaç duruma düştüklerinde o kadar çok almak hakkına sahip olacaklardır. Bir başkan, bir oymak eğer kendisine üstün gelinmişse saygınlığını yitirir; kredisi kalmaz. Karşı tarafın altında kalmaktan kaçınmak zorunludur. Onun için de hemen hemen armağanlar vermek kadar önemli olan bir başka yola, değerli şeyleri yok etme yoluna başvurulur. Verirken herkesi hayrette bırakmak gerekir, bunun için de değerli yağlar yakılır, köleler öldürülür, bakırlar denize atılır, yorganlar ateşe fırlatılır, görkemli konular kundaklanır, kısacası karşı tarafı apıştırmak için her şey yapılır. Törenlerde konuşan şeflerin övünmeleri, çevre köylerden nüfus (işçi) çekmek için bir tür çağrı veya propaganda anlamı taşır.

            İnsanların toplumsallaşma nedenleri, ihtiyaçlar ve bunların karşılanma biçimi toplumsal morfolojiyi ve sosyalleşme şeklini belirlemektedir. İhtiyaçların ortaklaşa katılımla karşılanması insanlar arasında yakın ilişkiler kurulmasına neden oluyor ve bu da sıkı ve derin sosyal bağlar yaratıyor. Potlaçlar, bayramlar, yiyecek dağıtmalar, karşılıklı ziyaretler, hediye alıp-vermeler ve her türden değiş-tokuşlar sosyal birlikteliğin korunmasını ve sosyal bağların pekiştirilmesini hedefliyor. Bu nedenle, potlaç düzenlemek ve hediye alıp vermek zorunlu olarak görülüyor. Verilen hediyeyi kabul etmek ve karşılığında bir hediye vermek  de zorunludur; böylelikle taraflar birbirleri üzerinde belli bir bağlayıcılık elde ederler. Bunun tersiyse sosyal bağları zedeler ve bu kötü sonuçlar doğurabilir. Potlaçlarla sosyal bağlar güçlendiği gibi, ataların ruhları ve tanrılar da hoşnut edilmiş olur. Hediye alıp vermeler ve değiş-tokuşlar aynı zamanda ekonomik etkinlik hâlini alır ve taraflar arasında yaratılan bağlayıcılık hukuki sistemin de temelini oluşturur.

            Bu Evrensel Ekonomik Sistem olan Potlaç’ı, yine aynı şekilde Eski Türklerde, artı ürün birikimini önlemek için, eldeki fazlalığı toplumla paylaşarak hem toplumun bütünlüğünün hem de göçebe yaşamın kolaylaşmasını sağlayan törenlere verilen isim olarak görüyoruz. Potlaç töreninin göçebe toplumlarda artı ürünü engelleyen bir uygulayış olması dışında Ruth Benedict, Potlaç'a farklı bir açılımdan yaklaşarak Potlaç'ı saplantılı statü açlığı olarak tanımlıyor. Potlaç, Eski Türk Göçebe Kavimleri’nde kurulu yapıyı koruma ve yenileme işlevinin yanı sıra, törensel ve büyük bir cömertlik gösterisiyle artı ürünün dağıtımı (ve yok edimi) işlevini görür, ama potlaçta verme karşıdakinin doygunluk sınırını aştıkça telef etme gösterisine dönüşür. Bu durum klasik ekonomi literatüründeki bir prensibi canlandırıyor; “Vermek, Tüketmeyi Körükler, Tüketim Yeniden Üretimi Canlandırır”. Eski Türkler' de kamu velâyetinin ve otoritenin toteme ve reise ait olduğunu belgelemek ve vurgulamak için reis, varını yoğunu ortaya koyardı. Bu adet eski Oğuzlar' da hakimiyeti ferdileştiren bir adettir.

            1990’ lı yıllarda Sovyetler çökmeye başlayınca batı Avrupa’da bazı Marxist düşünürler, yeni bir düşünce olan Bodriarre, “Simülasyon Kuramı” diye bir kuram ortaya attılar. Türkiye’de tek başına Bodriarre’ın temsilciliğini yapan Prof. Oğuz Adanır; “Kapitalizm öncesi bütün ilkel toplumlarda, “potlaç kültürü”nün egemen olduğunu ileri sürüyor. Adanır’ a göre Potlaç, “Kabaca, erk sahibinin sürekli erkin öznesi olan alt sınıfları beslemesi ve onların da erkten beslendikleri için ona boyun eğmeleri…”. “Ağalık vermekle olur” ya da “al gülüm ver gülüm” meselesi... Bu ilişki Bodriarre ve ondan geçerek Adanır’a göre bütün ilkel toplumlarda her türlü ilişkiyi besleyen ana karakterdir!

           

           

            Eleştirel Felsefenin babası olarak kabul edilen ünlü antropolog, düşünür Immanuel Kant (1724-1804), Pragmatik bir bakış açısıyla, “İnsana yararlı olana, akılsal bir değer atfedilmelidir”. Ünlü Felsefeci Georg Wilhelm Friedrich Hegel’ in (1770-1831) savlarından biri ve en önemlisi “Tin ya da Akıl bir tür aldatmaca yoluyla tarihte gerçekleşir; devlet ahlaki idenin gerçekliğidir; gerçek olan her şey ussaldır ve ussal olan her şey gerçektir”. Yalnız Marx ve Engels’ teki tarihsel belirlenimciliğin hareket ettirici gücü Hegel’ deki gibi ide değil, ekonomik koşullar ile siyasal devrimlerdir. Gerçekte, kapitalist üretim tarzında burjuvazi, ezilen bir sınıfın, proletarya emeğini sömürmektedir. Bu sömürünün meyvesi ise artıkdeğerdir (Ücretli işçiye ödenmeyen, onun emeğinin arta kalan bölümü). Artıkdeğer karı sağlar, kar birikimi ise sermayenin büyümesine neden olur. Bu ekonomik sömürü, “Sınıf Mücadelesi”nin temel hedefini oluşturur. Baskı aracı olan devlet, burjuvazinin çıkarlarına hizmet eder. Düşüncelerimizin etki alanı veya ideoloji (din-hukuk-sanat-politika vb.) de, sınıflar arasındaki güç dengesine boyun eğer, bir dönemin egemen düşünceleri, egemen sınıfın düşünceleridir. Bu analizden yola çıkan Marx ve Engels, teori ile pratik arasında bir eklenmenin gereğini belirtirler. Potlaç Kültürü, bu “Sınıf Mücadelesi” nin ve toplumdaki tabakalaşmanın doğurduğu ekonomik sıkıntılar ve bu tabakalar arasındaki gelir uçurumunun en bariz örneklerinden biridir. 20. yüzyılın en önemli olaylarından biri olan Kentleşme sürecinde, günümüzde ve tahminimiz odur ki gelecekte de Potlaç Kültürü, ilkel toplumlardaki gibi yaşanmasa da karşımıza çıkacaktır. Devlet kurumlarının toplaştığı, iktidarın simgesi olan partilerin siyaset etkinliklerini, toplantı ve gövde gösterileriyle sergilediği yer olan kentlerde Potlaç, “Madalyonun Arka Yüzü” olarak ortaya çıkacaktır.

            Sınıflandırma ilkeleri belli bir toplum biçimiyle denk düşse de, bireyler, ailelerine ve geldikleri ortama göre gelişmektedirler. Sanayileşmiş veya gelişmiş ülkelerde toplumsal grup sınıflandırmasının, Ancien Regime’ deki üç zümre sisteminin veya Hindistan’ daki geleneksel Kast sisteminin tersine, kurumsal olarak düzenlenmediği söylenebilir. Paylaşılmış deneylere veya ortak çıkarlara (sınıf bilinci) bağlı olarak anlam taşıyan bir gruplaşmanın söz konusu olduğu durumlarda, ister sadece adcı (nominalist) ister gerçekçi bir biçimde olsun, tabakalaşmanın sınırlarını belirlemek bunu çözümleyen kişiye düşmektedir.

            Türk toplumunun 1071 Malazgirt Zaferi sayesinde tamamen yerleşik hayata geçmek maksadı ile Anadolu’ ya ulaşması ve yüzlerce yıl sürecek uygarlıklar kurması, bu topraklar üzerinde geniş bir tarih yelpazesi sunması, çoğu toplumu kendilerine benzetmesi, çoğu toplumdan da kendilerine bir şeyler kazandırması, Potlaç’ ın da Orta Asya kökenli Atalarımız’ dan gelmesi, toplumların etkileşim halinde olduklarını gösterir. Potlaç Kültürü, Türk toplumunun tümünde, yöresel, bölgesel, dinsel-mezhepsel, etnik grupsal her kesiminde, adı ya da şekli bilinmeden, aynı içerikle ekonomide, sanatta, kültürel ortamda, eğlence ortamlarımızda, düğünlerimizde, bayramlarımızda, törenlerimizde kısacası her şeyde ve her yerde yaşanmaktadır.

          Tarih ve kültür şehri olarak bilinen Şanlıurfa;  her dine mensup kişilerce ziyaret edilen Hz İbrahim Makamı, Balıklı göl ve Hz Eyyüp Makamı gibi kutsal mekânları, Harran Harabeleri, Şuayb Şehri ve kent merkezindeki tarihi yapıları, taş yapılı Urfa evleri, otantik çarşıları ve zengin folkloru ile müstesna bir şehirdir. Şanlıurfa folkloru denince; türküleri, türkücüleri, hoyratları, çiğköftesi ve “sıra geceleri” akla gelmektedir. Bilhassa kış gecelerinde olmak üzere, yaşları birbirine yakın arkadaş gruplarının, her hafta başka bir arkadaşın evinde olmak üzere,  haftada bir akşam, belirli bir niteliğe ve düzene göre sıra ile yaptıkları toplantılara Şanlıurfa’da "sıra gecesi" denmektedir. Sıra gecelerinde uyulması gerek kurallar vardır;

Önceden belirlenen sıraya gelme ve gitme saatine uyulur, uymayanlara arkadaşlarca tespit edilen ceza verilir. Sıraya gelen misafirler veya yaşça büyük olanlar, saygı ifadesi olarak üst tarafta oturtulur, ev sahibi ise kapıya yakın oturur. Sıra gecesinde müzik icra edilirken konuşmak, sohbet etmek, müziği dinlemeyip başka şeylerle meşgul olmak hoş karşılanmaz.  Müzik icra edenlere hakaret sayılır.

Sıra grubunun seçilen bir başkanı vardır. Başkan sıra gecesinin yönetimini üstlenir, kurallara uymayanlara verilen cezaları uygular. Sıra geceleri genellikle yer sergisi olan evlerde yapılır. Sıra elemanları yerde "bağdaş kurarak" oturur. Oturan kişilerin ayaklarını uzatmaları, yan gelip yatmaları uygun değildir. Belli bir rahatsızlığı olanların ayağını uzatarak oturmaları hoş karşılanır. Sıra gecelerinde sohbet ve müzik icrası yanında bazı "Tolaka" ve "Yüzük Fincan" gibi geleneksel oyunlarda oynanır. Bu oyunları oynayarak  sıra arkadaşları hoşça vakit geçirirler. Oyunlar sonunda kaybeden tarafa önceden belirlenen bir ceza verilir.  Bu ceza sıra kasasına verilecek sembolik bir miktar para veya yiyecek bir şey ısmarlama şeklinde olabilir. Şanlıurfa’da müziğin gelişmesi ve yaşatılmasında, yeni bestelerin ve sanatçıların ortaya  çıkışında en önemli faktör sıra geceleridir.  Sıra gecelerinde müzik, sıra elemanlarınca usta-çırak geleneği içerisinde icra edilir.  Herhangi bir enstrüman çalan veya okuyabilen kişilerin oluşturduğu sıralarda müzik, Urfa makam geleneği içerisinde icra edilir. Müzik faslı Rast veya Divan makamından başlayarak, Uşşak, Hicaz ve gecenin durumuna göre diğer makamlarla devam ederek Kürdi veya Rast makamıyla son bulur. Bu makamlar icra edilirken o makama göre şarkı, türkü okunur. Arada ise hoyrat ve gazel okunur.  Müziğe yeni başlayanlar, bu gecelerde ustaları dinleyerek müzik bilgisini alır ve makamları öğrenirler. Bu yönüyle sıra gecelerine “halk konservatuarı” da denilebilir. Bu tür sıra geceleri daha çok, müzisyenlerin bir araya geldiği sıra geceleridir.

          Balıkesir ve yöresinde, Konya ve civarında, bu toplantılar Barana adını taşır. Barana kararı kışa girilirken verilen Ârifane adlı şölende verilir. Barana’ da gizlilik temel alınır, söyleşi yeri (barhane) açıklanmaz, Barana’ yı, seçilen Barana Başı ile Sohbet Çavuşu yönetir, katılanlara Sohbet Ahbapları denilir. Barana’ ya barana başının izniyle konuk ancak bir saatliğine katılabilir. Barana’ da oturma geleneği, yargılama ve müzik, oyun bölümleri Çankırı Sohbet Toplantıları’na benzer. Yapılan Barana’ nın ev sahibi, Sohbet Övme denilen türkünün ilk dörtlüğünde övülür;  “Uzun çarşı baştan başa/ Keklik seker taştan taşa/ Geçmiş olsun filan Paşa/ Sevdiğim bir o, saydığım bir o, Olacak sohbet senindir/ Senindir gerçek senindir”, gelecek sohbet kimin evinde yapılacaksa Sohbet Övmenin son dörtlüğüyle bildirilir; “Uzun çarşı baştan başa/Keklik seker taştan taşa/ Kadem ola falanca paşa /Sevdiğim bir o, saydığım bir o,/Olacak sohbet senindir/ Senindir gerçek senindir.”

            Çankırı’da sohbet toplantılarının yarım yüzyıl öncesine kadar bozulmadan sürdüğü söylenir. Her yıl aralık ayının on beşinden sonra esnaf örgütlenmesi içindeki gençler toplantıların başlaması kararını alır, karar yörenin sözü geçen iki yaşlısına bildirilir. Bu yaşlılar kabul ederlerse toplantıyı yönetmekle görevlendirilir, bunlardan büyüğü yâranbaşı / büyük başağa, küçüğü yâran kâhyası / küçük başağa diye adlandırılır. Toplantıya katılacak 20-25 kişi de yâran diye anılır. Yâranların içki düşkünlüğü, çapkınlık, kumarbazlık gibi kötü huyları olmamasına dikkat edilir, yâran bütün kış toplantılarına katılır.

Toplantı yapılan evlerin geniş bir odası olması şarttır. “Ocak yakma” da denilen bu tür toplantıyı düzenleyecek “ocak sahibinin” böyle bir evi yoksa, böyle evi olana “yamak” verilir. Toplantılar genelde cuma günleri yapılır, tüm yâran akşam ezanından bir saat sonraya kadar sohbetin yapıldığı eve gelir. Saatinde gelen yâran törelere uygun saygıyla karşılanır, büyükler yâranbaşının yanında gençler aşağıda oturtulur. Kahveler sunulur.

 

            İstanbul’da bu tür geceler yapılmışsa da helva geceleri dışında pek fazla dile gelmemiştir. Ya da Osmanlı’ da başkent oluş, saray vb öğelerden yapılması uygun görülmemiştir. İstanbul’daki eğlence toplantılarının daha çok yazın açık havada piknik ve yazlık kamp biçiminde yapılanlarından söz edilir. Onların da semtleri bellidir. Örnekse, esnaflardan kumaş boyayıcılar ve beyazlatıcılar “çırpıcı” diye adlandırılırlar. Onların piknik ve kamp bölgesi “Çırpıcı Çayırı” dır.

Bu toplantılar kadınlara da kapalıdır. Kadınların kendi aralarında yaptıkları toplantılar “dımıdan” ve “ferfene” diye adlandırılır.

            Adı ister gezek olsun, ister sıra gecesi, sıra gezmesi, barana, erfene, yâran ya da sohbet toplantısı, bu toplantıların esas amacı; sohbettir, eğlencedir, toplumsal olayların tartışılmasıdır, dayanışmadır, paylaşmadır, yardımlaşmadır.

SONUÇ

Dikkat edilirse; her yöredeki eğlence kültüründe, potlaçta olduğu gibi bir kural koyucu yada reis bulunuyor. İşin özünde eğlence, dayanışma, yardımlaşma olsa da yörenin söz sahibi kişilerinin itibarları okşanıyor. Değer yapılan hizmetlerle ortaya konuyor. Her kim güzel hizmette bulunursa, yüceltiliyor. Yine önemli bir nokta; bu eğlenceleri düzenleyenler, ikramlarda bulunup yörenin dilinde geniş yankı uyandıracak organizasyon yapanlar, ekonomik açıdan varlıklı ve söz sahibi kişilerdir. Potlaçta da, özelden genele, yörelerden ülkeye, ülkelerden tüm dünyaya bakıldığında zaten güçlü ve imtiyaz sahibi kişilerin söz sahibi olduğu görülür. Her ne kadar insanların eşit tutulması gereken bir toplum yapısı istesek de böyle gelmiş böyle gidecek bir düzenin parçaları olacağız!  

         

 

KAYNAKÇA

 

 

 

DÖNMEZER, Ord. Prof. Dr. Sulhi; Sosyoloji Dersleri

 

KURTKAN, Prof. Dr. Amiran; Sosyoloji

 

KANSU, Şevket Aziz; Antropoloji

 

GÜVENÇ, Bozkurt; İnsan ve Kültür

 

BENEDICT, Ruth; Kültür Örüntüleri

 

SEDİLLOT, Rene; Dünya Ticaret Tarihi, S. 17

 

MAUSS, Marcel; Sosyoloji ve Antropoloji

                                                                                 

KANT, Immanuel; Pragmatik Açıdan Antropoloji

                       

Ansiklopediler

 

Okyanus Ansiklopedik Sözlük

 

Thema Larousse Ansiklopedi

 

Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedi

 

İnternet Siteleri

 

www.kulturturizm.gov.tr

www.web.deu.edu.tr

www.filozof.tripod.com.tr

www.milliyet.com.tr

www.korlerfederasyonu.org.tr

www.insankaynaklari.com.tr

www.radikal.com.tr

www.akmb.gov.tr

www.turkcebilgi.com.tr

www22.brinkster.com.tr

www.odevsitesi.com.tr

www.yeniduzen.net

www.zafertriko.com.tr

www.kariyer.com.tr

www.odevarsivi.com.tr

www.abuzerakbiyik.com.tr

www.turkuler.com.tr

www.dursunbey.balikesir.edu.tr

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz!

« Önceki ::